Kafamdaki karışıklığı somut hale getirebilmek, kelimeler ve görüntülerle içimde ve dışımda canlı ve anlaşılır kılmak bazen zorlayıcı oluyor. Şifreleri deşifre etmek, yeni kelimeler keşfetmek ya da yaratmak zorunda kalıyorum, çünkü var olanlar bazen anlatmaya yetmiyor, eksik kalıyor. Karşıt gibi görünen kavramların ne kadar kesişebileceğini gördüğüm zaman işin içinden sıyrılamıyorum. Bu kesişim “Tamamlayıcılık” olarak da değil “Örtüşme” biçiminde özellikle de kültürler arası geçişlerde sıkça kendini gösterebiliyor. Bir kültürde var olan kavramlar silsilesinin diğer kültürde eşi ve benzeri olmuyor bazen, çeviri dili ile aktarılamıyor da. Kök olana gitmek zorunda kalıyorsunuz, insani duygu ve duyumsamalara, hatta daha ötesine hayvani güdülere… Anlama ve çevrimi orada, kökte gerçekleştirip, sonra tekrar şifrelenmiş ve çerçevelenmiş biçimlere dönüştürüp “Bu biçimler anlatma yeteneğine sahip mi acaba?” diye sormak gerekiyor.

Çocuklar için yazılmış hikayeler, üretilen animasyonlar, karikatürler, komedi filmleri çok daha yalın ve daha doğrudan, dolaysızlar. Maskeleri düşürüveriyorlar, “Kral Çıplak”, “Gerçek bu işte!” diyebiliyorlar. 1974’te Japon yapımcı Isao Takahata (1935-2018) tarafından çizgi filme uyarlanan Heidi’nin ilk bölümünü seyretmenizi öneririm vaktiniz olursa.

Beni başlıktaki soruyu sormaya zorlayan konuya gireyim isteseniz: Müziği Sebastian Piana tarafından yapılan “Milonga Triste”nin sözlerinin iki farklı sanatçı tarafından ele alınış biçimi. Homero Manzi ve Sally Potter’ın sözleri arasındaki büyük fark; Manzi’de kayıp ve parçalanmışlık, melankoli, Potter’da bütünleşme, kabulleniş, teslimiyet, mutluluk, huzur. Müzik aynı müzik, sözlerse farklı duyguları anlatıyor, her ikisini de okuduğumuzda “Tango’nun ruhu budur işte!” diyebiliyoruz. Homero Manzi ve Tango Ruhu diye daha iki hafta önce yazdım, kimseden itiraz gelmedi. Yanlış değildi, ama Tango Ruhu tek başına o da değil.

Üzgün Milonga (Milonga Triste) Homero Manzi 1936

Patikadan geliyordun sen / Önlük ve çözülmüş örgüler. /Dolunay ışıltısı parlıyordu / Siyah gözlerin. / Dudaklarım seni incitti / Taze ağzını öperken / Ceza verdi bana elin / Yokluğun daha fazla vurdu ama. / Ay!…  ////

Beyaz yollardan geri döndüm, / Varamadan geri geldim. / Uzun çığlığımla çığlık attım, / Şarkı söylemeyi bilmeden şarkı söyledim. / Siyah gözlerini kapattın. / Beyaza döndü yüzün. / Ve sessizliğini taşıyoruz senin / Çanların çalışıyla. / Suya düştü Ay. //// Göğsümü vurdu acı. / Yüz gitarın telleriyle / Pişmanlıklar ördüm kendime. / Ay! … ////

Eski yollardan geri döndüm / Varamadan geri geldim. / Çığlık attım ölü adınla / Dua etmeyi bilmeden dua ettim. / Bir patikada yüzünün kızarmasını / İstemiş olmanın hüznü. / Daha sonra seni göremeyen / Yolların üzüntüsü. / Mezarlığın sessizliği. / Yıldızların yalnızlığı. / Onca acı veren anılar. / Önlük ve siyah örgüler. / Ay! … ////

Ölü yollardan geri döndüm / Varamadan geri geldim. / Çığlık attım güzel adınla, / Nasıl ağlayacağımı bilmeden ağladım ///

https://lyricstranslate.com )

1937’de Mercedes Simone’nin yorumu ile dinliyoruz. Bestecisi Sebastian Piana bizzat çalıyor.

Sally Poter tarafından sözler İngilizce olarak 1997’de yeniden yazılır. Parçanın adı “Ben senim” (I am you), olarak değişir. Potter çeviri yapmaz, kendi yaklaşımını, düşüncesini, inancını yeni sözlere döker ve vokalini de kendi dilinde kendi sesi ile yapar. Dinlediğimizde biz yine aynı tepkiyi veriyoruz. “İşte tango bu!” diyoruz. Aynı şeyi söylemiyor oysa!

Ben senim (I am you) Sally Potter 1997

Nereden geldin? Nereden? / Topraktan, sudan, ateşten veya havadan? //// Biz dans ederken, seni önceden tanıdığıma eminim. //// Seyahat eden adam, / kalbimdeki adam, / sahnedeki adam, / sanatının adamı. //// Kısaca söylemek gerekirse, / ayaklarını,… / seni görürüm, / seni duyarım, / karşılaşırız. //// Gözlerin ve kulakların sözü aldığı yerde, / konuşulanın işitildiği yerde. //// Sen bensin, / ben de senim, / bir birdir, / bir ikidir. //// Bir birdir, / bir ikidir, / sen bensin, / ben de senim. ////

(Çeviri Aren Leon)

Enstrümanlarda Cellosu ile Yo-Yo Ma var. Diğer tüm enstrümantalistler de De Caro ekolünden gelen, doğal olarak “Homero Manzi Tango’dur” demeye daha yatkın kökten tangocular. Bandoneon’da Nestor Marconi var. Soundtrackini Astor Piazzolla’nın yaptığı Solanas’ın “Sur” filminden hatırlarsınız Marconi’yi, açılış sahnesinde sokakta çalıyordu, Roberto Goyeneche de söylüyordu “Sur”u.

Bir tutarlılık arıyorsunuz değil mi? Aynı bestenin iki farklı güftesi ve yorumu arasında 60 koca yıl, başlayıp biten hayatlar, savaşlar, trajediler, devrimler, değişimler var. “Milonga Triste”, “I am you” ya dönüşünceye kadar kaç orkestra ve vokalist tarafından çalındı ve söylendi? Ne kadar insan dinledi? Nelere ilham kaynağı oldu? Hangi duyguları besledi, neleri uyandırdı?

Arabesque örneği olarak Müslüm, Orhan veya Ferdi’ye veya Arap müziğine değil onlardan bile daha Arabesque bir müziğe başvurmak isterim: “Rembetiko”ya. Yunancada “m” harfi yazılıyor ama okunmuyor, bu yüzden Rebetiko olarak da kabul edebilirsiniz. Rembetiko 1923’te Lozan Anlaşması ile karara bağlanan mübadeleden çok önce Ege’de doğmuş, mübadele ile birlikte Yunanistan’a yerleşmiş Rum müziği. Dönemsel olarak da içerik olarak da gelişimi ve süreçleri Tango’ya benziyor. Alt sınıfın dertlerini çekinmeden anlattığı, kötü alışkanlıkları açık dille öven, sokak dilinin rahatlıkla kullanıldığı, madde bağımlılığı ve salaş ve dumanlı mekanlarla anılan Rembetiko devlet tarafından yasaklara uğramasına rağmen varlığını sürdürdü. 1923’ten itibaren göçün getirdiği psiko-sosyal dertler de problemler de sözlere yansıdı. Costas Ferris’in “Rembetiko” filminden bir sahneyi izliyoruz. (18+ görüntüler var, dikkat!) Kendini paralayan, pişmanlık, üzüntü, derbeder olmuşluk taşıyan duygular var hep Rembetiko’da. Siyasi bir mücadeleyi yansıtmıyor, kendi dünyasında, kişiler kendi dertleri ile meşgul. Acılı ve acısını dile getirdikçe, çalıp söyledikçe, benzer dertleri benzer dili ve duyguyu başkalarında da gördükçe, onlarla karşılaştıkça konfor buluyor, rahatlıyor. “Yalnız değilim, benim gibiler var” diyor. Kendini paralamaya ve kendini paralayanları izlemeye devam ediyor. Alkol alıyor, esrar kullanıyor, kendini yaralıyor ve rahatlıyor, tekrar rahatlıyor, tekrar, tekrar… Acı çekiyor, ya da çektiği acıları hatırlıyor, acı çekme işini ritüele dönüştürüyor. Müzik ve dans eşliğinde aynı duyguları pekiştiriyor, kalıcı kılıyor, çoğaltıyor, paylaşıyor. Kendi kendisini doğruluyor ve topluluktakiler birbirlerini doğruluyorlar. Üzülerek söylüyorum ama bence biz tangocular da böyleyiz. Milongadan milongaya koşarken gösterdiğimiz saplantılı davranışlarımız, tekrarlarımız aynı. Ritüellere özen gösterip, maskemizi takıp, oyunun kurallarına uymaya çalışıyoruz. Ortalama “onaylama ve onaylanma” mekanizmalarını özenle takip ediyoruz. Tangoda şifalı yanlar da var hastalıklılar da. Müziği dinlerken de, dans ederken de, insanlarla yan yana gelirken de farkındalıktan yanayım. Hasta olan Tango değil, Tangodaki hastalığın kaynağı bizleriz, bireyler, insanlar, toplum, sebep olduğumuz olaylar. Tango’nun Arabesque kısmında somutlanıyor, görünür oluyor hastalıklarımız, tıpkı Rembetiko’daki gibi, ya da Müslüm Gürses’in Gülhane Parkı konserlerindeki gibi. Her gün aynı da geçse “anlamlı” geliyor. Acılı da olsa “anlamsızlıktan” daha iyi. Hiç olmazsa kocaman bir boşluğu dolduracak malzeme hazır, orada bizi bekliyor. Tekrar ediyoruz, tekrar, tekrar… Tekrarı kaldırırsak, yerine ne koyacağız? Acılara tutunmak bu işte. Yerine koyacak bir şey bulamıyoruz çoğumuz.

Potter’ın yaklaşımını mistiklere benzettim ve hangi Mistisizm’i çağırayım diye düşündüm. Mezopotamya’dan çıkan büyük Semavi dinlere mi, uzak doğuya Budizme mi, İran’a Zerdüştlüğe mi, çok daha antik dönemlere ve Şamanizm’e mi başvurmalıyım? Neden tasavvuf olmasın? Zamanımıza ve mekanımıza yakın, şuracıkta değil mi, öyle ya da böyle onunla tanışmadık mı hepimiz?

Potter her ne kadar 20. yüzyılda yetişmiş modern eğitim almış bir kadın sanatçı olsa da Hristiyan mistisizminden beslendiği sadece “I am you” dediği anda aşikar oluyor. Bu sözleri “Tango Lesson” filminin hem ortasında hem de sonunda söylüyor. Tango’nun mistikliğini ilan ediyor. Anadolu’da Hallacı Mansur’un “Enel Hak”ını, Hristiyanlığın üçlemesini (Baba-Oğul-Kutsal Ruh), uzak doğunun dualitesini ve aydınlık-karanlık ilişkisini çağrıştırıyor. Sadece iki veya üç kavram arasında değil sonsuz sayıda ve sonsuz farklılıktaki kavramlar arasındaki bütünlük ve aynı kökenden, aynı başlangıçtan gelmiş olma hali tüm mistiklerin inancına yansıyor. “Tango Lesson” filminin kapanışındaki Yo-y-Yo Ma’nın dahil olduğu “I am you” versiyonunu yukarıda dinlemiştik. Kapanıştan bir önceki sahnede Yo-Yo Ma cellosu ile dahil olmadan yin “I am you” çalıyor ve Sally Potter ile Pablo Veron aşağıdaki sahnede dans ediyorlar, öpüşmeleri ile film sona eriyor. “Birleşme, bir olma, btünleşme!” sözleri, sembolleri ve mesajları ile film tamamlanıyor.

Carl Gustav Jung (1875-1961)’un kolektif bilinç dışını açıklayabilmesinin nedeni tüm dinler ve dinsel ve mitolojik semboller arasındaki benzerlikleri görüp, bunların farklı zamanlar ve coğrafyalarda ortak bir insan doğasından ortaya çıkmasını kavraması ve aktarması ile oldu. Anlaşılabilir ve anlatılabilir olması için de şematik kaynakları ve metotları kullandı. Arketipleri, personayı, gölge kişiliği, bireyi, animayı anlattı. Yani yöntem olarak önce bütünü parçalarına böldü, sonra da yine bütünleştirdi, yeniden inşa etti. Bütünlük, bütünleşme, “Bir olma”, “Birlik”! Uzak doğunun mandala sembolleri veya İslam sanatında ve neredeyse tüm dinlerde kullanılan simetrik ve orantılı süslemeler bu evrensel birliği sembolize etmektedir.

Yunus Emre’yi (1238-1320) Mevlana’dan(1207-1273) daha çok sevmişimdir. Duruşunu ve söylemini İslami mistisizmin biraz da dışında bulurum. Hepimiz gibidir, bizden biridir ve bizim yerimize bizim sözümüzü söyler, onunla bir oluruz. Daha mazlum, sade, mütevazidir, hem örstür, hem de çekiç. Bir yerden diğerine gider, dünyayı tanımaya çalışır, Mevlana’yı ise insanlar akın akın ziyarete gelirler, elini eteğini öperler, dergahı, dervişleri ve müritleri ile tüm dünyada tanınır. Büyük mekanlarda, kalabalığın içindedir Mevlana, kurumsaldır, bireysel değil.

Yunus Emre’nin “İşitin Ey Yarenler”ini Esin Afşar’ın (1936-2011) 2000 yılında çıkan albümünden dinleyeceğiz. Sözleri Sally Potter’ın “Ben senim” (I am you) sözlerine kelime kelime benzemiyor tabii ki… Ama kök olana inerseniz, “içeriğe” ve “anlama” bakarsanız benzerlik ortaya çıkıyor. Bütünleşmeyi sevmekte buluyor. “Aşk bir güneşe benzer, aşkı olmayan gönül, misal-i taşa benzer… Ere aşk gerek evvel, ondan dervişe benzer! ” Yunus aşkı gökselleştiriyor, soyutlaştırıyor, sözleri kendisinden 8 asır sonra şarkıya dönüştürülüyor. Potter ise kendisinden 60 sene önce Sebastian Piana tarafından yapılan melodiye kendi “Aşk” inancını Tango sözleri olarak yazıyor, karşısındaki insanla bütünleşmeyi seçiyor, aşkı somutlaştırıyor, materyalize ediyor. Sanki dans hocası, sonra da partneri olan Pablo Veron için yazmış gibi. Aşkı göklerde aramıyor, karşısındakine hitap ediyor, aşkı tanımlıyor, “biz biriz, bütünüz” diyor. Ama tabii biliyor ki biz hepimiz onu dinleyeceğiz, aslında tabii ki bize anlatıyor. Yunus aşkı “Yarenler”e anlatıyor. Aradaki yüzyıllara, coğrafya farkına, cinsiyet farkına, inanç farklılığına rağmen Yunus da Potter da “Aşk” mesajı veriyorlar. Sözlerini söylediklerinde huzur duyuyorlar ve huzur veriyorlar. Önerdikleri şey ruhsal bütünlük ve mutluluk. Acı yok, şiddet yok, anlam arayışına gerek yok, anlamı “Aşk”ta bulmuşlar, doldurulacak boşluk yok, çünkü “Aşk” her boşluğu dolduruyor, her hastalığın ilacı oluyor. “Aşk” bir bütünleşme halidir, içimizdeki ve dışımızdaki sınırların kalkması, bölünmüşlük, parçalanmışlık düşüncelerinden ve davranışlarından çıkılması, her şeyde kendimizi ve kendimizde her şeyi görme ve kabullenme hali.

İşitin Ey Yarenler – Yunus Emre 13. yy.

İşitin ey yarenler
Aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül
Misâl-i taşa benzer

Taş gönülde ne biter
Dilinde agu tüter
Nice yumuşak söylese
Sözü savaşa benzer

Geç Yunus endişeden
Gerekse bu bişeden
Ere aşk gerek evvel
Ondan dervişe benzer

Tangoda acıyı da huzuru da bulmak mümkün. Fazlası da var, ben bu ikisini bu yazıda ele aldım. Duygunun zaman içinde ve kişiye, kültüre göre nasıl değişebileceğini, uyarlanabileceğini ve kabul görebildiğini, ya da bazen zamana rağmen bazı şeylerin hep yerinde kaldığını göstermek istedim.

Kategoriler: Tango Felsefesi

0 yorum

Bir cevap yazın

Avatar placeholder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir