Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910) Feodaliteye içeriden savaş açan en büyük entelektüel ve feodal bir derebeyi.

Bundan birkaç yıl önce Mardin’deydim. Bir kuzenim şöyle dedi: “Sen bu şehrin sahibisin, ona göre davran!”. Mardin’de bana ait bir kapının kulpu bile yok, orada doğmadım, ve orta yaşa kadar görmedim bile. Miras kalan bir kol saati dahi yok. Uçup gitmiş feodal bir aile tarihimiz var, belki o bile uydurma, hepsi bu. Farkında olsa da olmasa da, haberi olsa da  olmasa da, kendine aktarılmış olmasa bile her insanın, her coğrafyada aileleri ve bu ailelerin tarihleri var. Yoktan var olmadık hiçbirimiz, hayalle gerçek arası kimliklere sahibiz. Sorun şu ki, feodalite etkisini azaltsa da feodal kafadan henüz kurtulamadık. Çağın gerisinde kaldık.

 

Bu kitapta çok sıkı çalışma var, dönüp dönüp karıştırdığım oluyor, aileden dinlediklerimle tutarsızlıklara ve belirsizliklere de rastlamıştım. Ne kadar çalışsalar da her bilgiye erişim olmuyor maalesef. Bazıları da unutuluyor, yitip gidiyor. Mardin için feodalizmin belgesi, arşivi bu kitap bence, iğne oyası gibi çalışılmış. Tuhaf olanı benzer kafanın ülkenin en batısında, en modern görünen şehrinde, İzmir’de bu yüzyılda, hem de Tango Topluluğunda devam ediyor olması, ki bu insanların çoğu bizim gibi Orta Doğu’nun bağrından kopup da gelmemişler. Neden feodaller?

Mardin’de birkaç bey-ağa ailesi yüzyıllarca şehri yönettiler. Osmanlı dönemi boyunca sınıflar temelde iki eksende ayrılmıştı. Din ekseni – Müslüman ve Gayr-ı Müslim ve Sosyal Sınıf ekseni – Kentsoylu ve Köylü. Bu ayrımların ve sınıflamaların çok sayıda alt kırılımları da var. Ama kısacası gücün merkezine oturmuş olanlar musluğun başını tuttular. Konaklarda oturup toprakları yönettiler. Kural koyucular onlardı, devlete aracı olanlar, ticari faaliyetleri, asayişi, yargılamayı, asker toplayıp harbe göndermeyi yönetenler hiç değişmiyordu. Babadan oğula devreden, kendi içlerinde evlilik yapan birkaç ailenin işleriydi bütün bunlar. Tabii ki bu insanlar oturmayı kalkmayı, konuşmayı, yazmayı, nezaketi de, kısacası adab-ı muaşereyi çok iyi bilip yerli yerinde kullanıyorlardı. Kendilerine “Asil” demek için tüm donanıma sahiplerdi. Dışarıdan kimseyi almıyorlardı aralarına, güç de onlardan yanaydı. Bu gücü iyi mi kullandılar, kötü mü bilemeyiz, yüzyıllarca başka seçenek düşünülmedi, test edilmedi, denenmedi, karşılaştıracak bir alternatifimiz yok.

Fakat önce Osmanlı’nın sonunda, sonra da Cumhuriyetle birlikte düzen değişti, alt-üst oldu. Birbirinin malına çöken çökene. Ölenler, öldürülenler, kaçanlar, saklananlar, sürülenler, yeni hayat kurmaya çalışanlar, gözden düşenler, yıldızı yeni parlayanlar derken bugünlere geldik. Ama kafa değişmedi, feodal düzen ve feodal kafa yerinde saydı durdu, kişiler ve aileler kısmen değişti, kısmen kaldı, aynı feodal bedene başka gömlek dikiliyor sadece.

Bu arada Mardin Sözlü Tarihi’ni çalışan sevgili dostum Mehmet Sait Tunç ve Tur Abdin bölgesi Kilise Mimarisini çalışan sevgili eşim Elif Keser’e de bugüne kadar bana sağladıkları bilgiler için çok teşekkür ederim. Sayelerinde Mardin Tarihi ile ilgili ailemden öğrendiğimden fazlasını öğrendim.

Lafı nereye getireceğimi anlamış olmalısınız. Tangodaki feodaliteye, standart koyucu, düzenleyici rollere. Tangonun gelişiminin pek de hayrına olmayan, tangonun boğazını sıkan, önüne set çeken düşünce biçimine geleceğim.

Eleştirim tangoda alan kaplayarak ve otorite olduğu iddiası ile yolu tıkayanlaradır. Tango yolu herkese açık olabilmeli. Sadece maddi karşılıkla sen gel, sen gelme diyenlerin iznine bağlı olmamalı.

İzmir’deki Tangoseverlerin feodaliteyi yenmesi gerekiyor. Radikal bir örnek vereceğim, hepinize tanıdık gelecek, birçok değerli hocamızı tenzih ederim, ama böylesi de olabiliyor ve yanlıştan da bir şeyler öğreniyor insan, nasıl olmak gerektiği kadar nasıl olmamak gerektiğini de görüyorsunuz. Biraz karikatürize ettim, başka türlü ifade etme yolu göremiyorum.

“Ben senden önce buradaydım, bu köşe benim köşem, sen başka köşe bul kendine, iyi tango nedir kötü nedir, ben karar veririm, benden izin almadan tango yapamazsın, ben yukarıdayım, sen aşağıdasın, hocalığını da ben yaparım, sana istemezsem selam dahi vermem, müridim olmazsan seni yok sayarım, görmem, tanımam, bilmem, sırtımı dönerim. Musluğun başında ben varım, musluğu istersem açarım, istersem kaparım. Tangonun otoritesi de sahibi de benim, biat edeceksin, önünü ilikleyip elimi öpeceksin, tıkır tıkır paramı da ödeyeceksin, peşimden koşacaksın, bilgim değerlidir, az verirsen saygısızlık kabul ederim, bu iş parayla kardeşim, parayla, ben tıkır tıkır saydım paracıkları, sen de vereceksin, canım isterse seni Tangoya kabul eder, istersem de reddederim, seni istediğimde azarlar, sana istediğim kadar verir, senden istediğim kadar da alırım, kuralları ben koyarım, ipin benim elimde, benden izinsiz hiçbir yere gidemezsin. Kaderin benim iki dudağımın arasında. Seni bir beğenmeyiverirsem görürsün gününü, anında işini bitiririm. ayrıca nezaketin de kralını ben bilirim, en nazik, en hassas, en düşünceli adam da benim zaten, beni incitme, kolay incinirim, kırılırım, küserim, bu meziyetlerime de laf etme, bak pantolonum ütülü, ayakkabım boyalı, parfüm kokuyorum, en iyi ben dans ediyorum, aksanım da gayet düzgün, hem iyi bir de Atatürkçüyüm, kolumda, ensemde, arabamda imzası var, en iyi ben düşünür, konuşur, durur, yürür, poz veririm, sen bir şeyden anlamazsın, her şeyi ben bilirim, sen bilmezsin. Senden öğrenecek hiçbir şeyim yok, sen dünkü çocuksun, ancak sen benden öğrenebilirsin. Öyle bedavaya da paylaşmam bilgimi, para peşin, kırmızı meşin, sen paranı vermiş miydin? Para ver, para, para, para.” 

Asıl sorun ekonomik değil, tavır, tutum, davranış sorun olan… Bizi bağımsız, ticaretten uzak, sivil bir kolektif oluşturmaya yönelten de buna benzer değişik tonlarda ve oranlarda maruz kaldığımız hoş olmayan durumlar oldu. Öncelikle ekonomi ile değil, samimiyetle ilgiliydi konu. Bu insanlardan soğuyanlar tangodan da kopuveriyorlardı, çünkü tangonun yolunun onlardan geçtiğine inandılar, bağımsız düşünemediler.

Cumhuriyet 1923’te ilan edildi. Atatürk’ün en çok çabaladığı konu modernleşme ve feodal kafanın değişmesiydi. Belki de Çanakkale’de, Sakarya’da, Trablus’ta bu kadar çok mücadele etmesine gerek kalmamıştır. 2021’de Tango gibi bir alana dahi nüfuz edebiliyor feodal mentalite. Alıcı kitlede de kabul görüyor ayrıca. Biat edecek, önünü ilikleyecek, teslim olacağı adres arıyor insanlarımız. Modernlik konusu ise temiz görüntülerden, makyajdan ibaret, kimse kafasındakini, davranış biçimini, insanlara ve topluma nasıl yaklaşacağını sorgulamıyor, düşünmüyor, kendini değiştirmeye çalışmıyor, değişimi hazır bekliyor. Kadına, çocuğa şiddetin bitmemesi, hukukun ve adaletin bir türlü gelişememesi bundan. Feodal kafada olmamızdan. Değişim aktif çaba gerektirir, hazıra konmayı boşuna beklemeyin, kendinizden başlayın.

 

Tolstoy son romanı “Diriliş”i 1899’da yayınladı. Bu romanını Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından ayıran en önemli konu bence Diriliş’te güçlünün, ezen tarafın vicdanını, açmazlarını, toplumsal konumunu anlamak ve anlatmak (Tolstoy’un kendisi gibi), Suç ve Ceza’da da zayıfın, ezilenin vicdanını, açmazlarını, toplumsal konumunu anlamak ve anlatmak (Dostoyevski’nin kendisi gibi.) Her ikisi de okunmalı. İkisinde de insan var, içsel ve toplumsal yargılama var, mahkeme var, suç var, ceza var. Ama ben önce Diriliş’i okumanızı önereceğim. Feodal bir efendinin vicdan mücadelesini, bu yükten kurtuluşunu ve daha iyi bir insan olarak yeniden var olmaya çalışmasını anlatmasından dolayı.

Tolstoy feodal yapının avantajlı sınıfında doğmuş, kont olmuştu. Ama yaşı ilerledikçe, hayat hakkında düşündükçe, olgunlaştıkça bu avantajlarından utanmaya ve vicdani olarak ağırlığı taşıyamamaya başladı. Ölmek üzereyken telif haklarının hepsini kamuya açtı ve miras olarak bırakmamaya karar verdi. Olgunlaştıkça daha hümanist oldu, yerleşik sisteme daha çok karşı çıktı. Kiliseden aforoz edildi. Sistemi reddettiği için anarşistlere örnek oldu. Hatta Gandhi’nin pasifist retçi olmasının kaynağı Tolstoy’dur. (Bu arada her ikisinin de Vejetaryen olduklarını tekrar hatırlatayım.)

Feodaliteden yaklaştım, 21. yüzyılda dahi en büyük engelin bu olduğunu düşündüğüm için, ama tabi feodalite ile ilişkili ve bağımsız ve alt başlıklar da var engeller konusunda. Çoğunluğun yararını düşünüp de kendi elindekilerden vazgeçebilmek, insanları özgürleştirmek hem akılcı hem de vicdani sorumluluktur. Tolstoy tam da bunun örneği, kendi yaşamı ve romanları ile… Tangoda da buna ihtiyaç var.

Feodalite Engeli Nasıl Aşılır?

Çözüm “İnsan Olmak”ta, vicdanlı olmakta. Çoğunluğun yararına olanı seçtiğimiz, bireysel endişeleri kenara koyabildiğimiz takdirde, biz de mutluluğu bulacağız. Tolstoy büyük bir örnek ama başkaları da var. Hümanizm hepimizin iyiliği, hepimizin güvende hissetmesi için gerekiyor. Çok uzatmayayım, daha detaylı cevapları bence İzmirli değerli bilim ve düşün insanı Engin Geçtan’ın (1932-2018) şu iki kitabında bulacaksınız. Tüm sevdiklerime hediye etmişimdir bu ikiliyi. Ankara’da kontratım bitmek üzereyken İstanbul’da kendisini ziyaret edip tanışmanın hayalini kuruyordum. Ama tam da o sıralarda vefat etti.

10 yerine 2 figür öğrenelim, gerisi gelecek yıllara kalsın. Hatta sadece müzik dinleyelim, melodiye yürüyelim yavaşça. Önce insan olmayı becerelim, sonra nasılsa bir ara tangocu oluruz. Acil bir konu varsa o da insan olmakla ilgili, tangocu olmakla ilgili değil. Karşılıklı güvenin gelişeceği bir ortamı yaratmak için önce insan olmalıyız, ki birbirimize sarılabilelim, birlikte yürüyebilelim, birinin hatasını diğeri affedebilsin, hoş görebilsin. Birbirimizi olduğumuz gibi kabul edebilelim, yanlışlarımızla da olsa insan gibi sevebilelim.

Tolstoy ve Geçtan bu konu ile ilgili önerebileceğim yazarlar. Adını dahi kullanmadan feodaliteden nasıl kurtuluruz, insan olmaya dair sorunları nasıl çözeriz; cevapları onların kitaplarında çok daha derinlemesine bulacaksınız. Ben kendi hayatımla ve tango ile kesişen, birbirine benzeyen sorunlara değindim, çözmekten ziyade göstermeye çalıştım.

 

Bir sonraki Tangonun Engelleri yazısında görüşmek üzere,

Aren Leon

 

Kategoriler: Tango Felsefesi

2 yorum

Halil kaya · 21 Ağustos 2021 12:25 tarihinde

İnanılmazsınız.duygularımı ben bu kadar iyi ifâde edemezdim.58 yaşındayım hâlâ gelşşimime katkı veren insanları tanımak,hala iyi birilerini görmek(birde bunlar genç)bana umut veriyor ,iyi bir dünya için,yaşanabilir bir dünya için

Ozlem · 26 Ağustos 2021 22:33 tarihinde

Hoş bir yazı ve biraz uzak örneklerle ama güzel savunulmuş bir argüman . Bahsettiğiniz kural koyucu zorbalığın ne kadar çiğ ve yanlış olduğu konusunda sizinle hem fikirim. Fakat girişiminizin tanıtım metninden yola çıkarak bir eleştiride bulunacağım. Artık Buenos Aires’te bile provake edilmeyen toprak sahibi ( villa urquiza style) ve köylü (tango nuevo) dualitesini binlerce kilometre ötede, İzmir’de vurgulamak niye? Bildiğim kadarıyla topraktan nemalanan derebeylerinin sahip oldukları topraktan bu kadar ötede oturduğu bir örnek yok ortaçağda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir