George Orwell’e (1903-1950) sistemimizi basit bir biçimde bize gösterdiği için çok teşekkürler.

Bu yazı eleştirel gibi görünse de öyle değil, amaç bazı hatalardan dönmek ve doğruları keşfetmek. Diğer dansları nereye konumlarsınız bilemem ama ben her zamanki gibi yine Tango ile ilgili kısma değiniyorum.

Bu yazım da genellikle olduğu gibi “durumu” ele alıyor, kişileri değil. Yani isimlerin hiçbir önemi yok. Çünkü isimler geçici. Bu yüzden de anlatımım içindeki rollere karşılık gelen isimler, kimi dostlarım, arkadaşlarım, değerli hocalarım üzülmesin, darılmasın. Emeklerine saygım olmakla beraber eleştirilerimi de esirgemeyeceğim.

Başlıyoruz… 

Kültür topluma aittir, kendiliğinden gelişir. Bir rekabet alanı değil, paylaşım alanıdır. Ölçülemez. Hacme, cisme, süreye dönüştürülemez. Sıraya konulamaz, aşırı boyutludur, organiktir. Medeni insan yaşamının karşılığıdır, zaman ve mekan ile sınırlanamaz. Kalıplara giremez, bulaşıcıdır, hapsedilemez, kontrol altında tutulamaz.

Tango tarihsel gelişimi ve hayatımızda yer alma biçimi ile baktığımızda tam olarak bir kültür konusudur. Rekabet sporu ve yarış alanı değildir. Tango Birleşmiş Milletler tarafından da “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası” olarak kabul ediliyor. Buyrun linke girin ve kendiniz inceleyin.

Bu nedenle de tangonun Federasyon çatısı altında kontrol altına alınma çabasında çok büyük bir yanlışlık var. Kolaylıkla hayatın içinde olabilecek bir konuyu çerçeve içine yerleştirmeye, standardize etmeye ve metalaştırmaya çalışarak ardından bin bir belge, sertifika, diploma konularına girmek, yokuş üstüne yokuşa sürmek nereden çıktı? Kimin fikriydi? Günlük bir aktivite için bu bürokrasinin ne gereği var? Bizim dans etmemiz neden ve nasıl bürokratik bir konuya dönüyor? Arjantin’den çıkıp insanlığa mal olmuş bir kültürel alan nasıl “Uzmanlık” adı altında otoriteler eline geçiyor ve devletin kurumları nasıl oluyor da buna müsaade ediyor?

Yine benzer soru ve sorunlara değineceğim. “Para vermeden öğrenemezsin, Tango yabancı dünyaya ait bir kültür! Kimden izin aldın da dans ediyorsun?

Tango “Yabancı” dünyaya ait bir kültür değil. “Dünyaya” ait bir kültür, hepimize ait, ve böyle de tescillendi. Tüm milletler, yani “Birleşmiş Milletler” (İçinde Türkiye de var) bunu böyle kabul etti. Arjantin ve Uruguay’dan çıkmış olsa da artık bir dünya mirası, hepimize ait; yabancı mabancı değil.

Buenos Aires’in kabare çalışanları, liman işçileri, mahalle delikanlıları para mı verdiler Tango öğrenmek için? Sertifikalı hocalara mı gittiler? Arjantin’de böyle bir federasyon sistemi de sertifika da yok? Bizim buralarda kim kendine nasıl rol çıkardı ve duvarında sertifika koleksiyonu yaptı anlamak zor. Nasıl kılıf uyduruldu bunlara ve neden kimse “hayır” demiyor? Neden bürokraside “Spor” olarak kayıt altına alındı?

Ayrıca bu kadar yabancıysa neden öğrenmeye kalkıyoruz? Bırakalım yabancı kalsın, seyirci kalalım biz Türkler. Öyle ya Arjantinliler bizim türkülerimizi ve halayımızı öğrenmiyorlar, öyleyse biz de onların danslarını ve müziklerini öğrenmeyelim, keman çalmayalım, vals ve tango yapmayalım, bu asimetrik problemi kökünden çözelim.

Okul kurmak isteyen arkadaşlar önce dernek mi ticari müessese mi, sonra da kuruluşun hangi alanda olacağına dair kendilerine uygun madde bulmak için her defasında takla atmak zorunda kalıyorlar. MEB olursa nasıl olur, Federasyona bağlı olursa nasıl olur, kulüp nasıl olunur, merdiven, metrekare şartları nasıl sağlanır her defasında yeniden uğraşıp didiniyorlar. Ticari de sivil toplum kuruluşu da olsa  kendilerini nasıl sınıflayacaklarını bir türlü bilemiyorlar. Öyle ya, kağıt kuğut olmadan olmuyor bu işler. Arada da kağıt kuğut işlerini halledecek mekanizmalar doğuveriyor. Sonra kendilerine biçtikleri rolü abartıp otoriterleşiyorlar, asıl amacı unutuveriyorlar. Sıktıkça sıkıyorlar insanları, suyunu çıkarıyorlar. Bürokrasiye boğuyorlar.

Kira, stopaj, vergi yükü altında eziliyor Tango hocaları, eve ekmek götüremiyorlar. Sonra da bütün masrafları dansçılar üzerinden çıkarmaya çalışıp her şeyi para ile ölçmeye başlıyorlar. Eğitim paketleri, içecekler, birlikte geçirilen süre, ağzından çıkan bilginin değeri, sosyal kapitalin değeri, gülümsemenin değeri. Kısacası her şey maddeleşiveriyor.

Gözünüz aydın, bizim de elimizde avucumuzda kalmadı, siz sevgili otorite sahiplerini ve ev sahiplerini doyuramayacağız. Korkarım ki arada patron olacağını, iyi yaşayacağını zannederek yanlışlıkla sistemde köle haline gelen okul sahibi arkadaşlarımız ezilmeye devam edecek, heder olacaklar. Oysaki onlara birer kültür-sanat insanı olarak değer vermek ve devletin mekanizmalarını sıkmak yerine özgürleştirmek ve desteklemek üzere harekete geçirmek mümkün. Hak ettikleri itibarı vermek, sosyal güvence sağlamak, olanak tanımak mümkün. “Rekabet”, “Piyasa”, “Pazar”, “Pastanın payı” gibi kelimelerden kurtarmak mümkün.

Halen birçok dansçı arkadaşımıza sertifikalar yolu ile meslek sahibi olacakları vaad ediliyor. Koskoca tango sığar mı birkaç haftalık eğitime? Nerede bunun psikolojisi, pedagojisi, anatomisi, fizyolojisi, kinesiyolojisi, müziği,  tarihi, estetiği, felsefesi,… on yıla sığmaz. Yürüyemeyen, müziği dinlemeyen insanlar hoca oluyor. Hiçbir güvenilirliği ve itibarı yok o kağıt parçasının, hepimiz biliyoruz. Bir taraftan da yürümek, yüzmek, konuşmak, yemek gibi o kadar doğamıza ait birşey ki tüm bu eğitimlerin hiçbirine de ihtiyaç yok.

Michel Foucault’un (1926-1984) okul hakkındaki görüşlerini dinlemenizi öneririm. Sertifika ve diploma genellikle böyle birşey işte, boş ve gereksiz.

 

Ivan Illich’in (1926-2002) okul ve eğitimin metalaşması, etiket haline gelmesi, içinin boşalması hakkındaki görüşleri. Kendisi belki tüm eğitim sistemini, tüm kurumları eleştiriyor, ben tabii ki Tango bağlamında ele alıyorum. Tango hayatımızın parçası ise kalkıp da çok formal bir müfredata ihtiyacımız yok. Yaşayarak kolay bir şekilde birbirimize aktarabiliriz. Gözümüzde büyüttükçe zorlaştırıyoruz, kolaylaştırmıyoruz. Doğallığını yitiriyor, otoritenin ve ekonominin aleti haline geliyor.

 

Michel Foucault: “İçinde bulunduğumuz sisteme mahkum değiliz”

Gilles Deleuze (1925-1995) kontrol toplumu, sanat ve direnme arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Devletin bizi kontrol etme biçimi, gözetleniyor olmamızın ne kadar otomatikleşmiş olması ve farkına varmadan hepsini nasıl kabul edişimizi anlatıyor. Tüm bu düşünürlerin kitaplarını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. İçinde bulunduğumuz sistem tarihsel süreçlerde ortaya çıktı ve biz de kendimizi içinde bulduk, ama mahkum değiliz. Yaşamı kendimiz ve bizden sonrakiler için daha iyi hale getirmek elimizde

Diyelim ki kaynaklara erişmek için, standardizasyon sağlamak için, devletin gözü kulağı olsun diye federasyon kuruldu. O zaman soralım, bu kaynakları nasıl değerlendiriyorlar, standardın ne olduğuna nasıl karar veriyorlar, devletin nasıl gözü kulağı oluyorlar? Bizim gibi sıradan insanların bununla ne ilgisi var? Kendi halimizde dans ederken bu abi ve ablalarla uzmanlıklarının haricinde nasıl bir formal bağımız var? Bizim adımıza kim karar verdi buna, kim tasarladı bu ilişki biçimini?

Biz halkız, bu devletin sahibiyiz. Bir yanlışlık varsa bunda hepimizin payı ve sorumluluğu var. Yanlışı yapanlardan hesap sormaya da hakkımız var. Bize Tango adına kim ne veriyor ve karşılığında ne istiyor? Özgürlüğümüzü kim, neden teslim almak istiyor?

Bilindikten farklı bir şey söylemiyorum.

Değişmesi mümkün, eski ve yanlış bir sistemi ayakta tutmak için yaptığımız fedakarlığın farkında mısınız? Bu düzene hepimiz hayatımızı verdik, hayatımızın tekrarı olmayacak. Bizden sonrakilerin yeni bir yol açmasına yardımcı olalım bari, aradan çekilelim, hayatları daha kolay olsun.

Bilgiyi metalaştırır ve alım satım aracına dönüştürürsek gelişimini engeller, kısırlaştırırız. Açık sistem yerine kapalı sistem içinde sınırlara hapsedersek, insanların katılımını ve üretim biçimlerinı de kısırlaştırırız.  Bu nedenle dijital bilgi çağında olmamıza rağmen yanlışlıkla Tango dünyasında okullaşarak işadamlığına soyunan girişimcilerin üçüncü sınıf pazarlama ile hayatta kalmaya çalışmak yerine gömlek değiştirmeleri ve sanatçı kimliğine girmeleri, sanat yaşayıp, sanat üretmeleri, kendilerine de yaptıklarına da insani ve kültürel derinlik ile yaklaşmaları gerekiyor.

http://www.tdsf.gov.tr/  Türkiye Dans Sporları Federasyonu’nun web sitesi. Bizim gibi günlük hayatında, dost meclislerinde Tangoyu yaşamak isteyen insanlarla ilgili hiçbir faaliyet göremiyorum. Tekrar soruyorum: Çok kolay biçimde hayatımızda yer alabilecek kültürel ve sosyal bir aktivite nasıl olur da bu kadar karmaşık bir yapının bünyesinde izinlere, denetime, kontrole tabi olur? Biz yarış halinde değiliz, kimin daha iyi dans ettiği ile ilgilenmiyoruz. Kupaları havalandırmayacağız. Antrenör gerektiren riskli hareketlerimiz de yok, insan insana sarılıyor, müziği dinliyor ve yürüyoruz. Bu organizasyon yapısının, kurulların, ücret listeleri, tescil-vize-lisans ve yeterlilik belgelerinin bizimle ilgisi yok.

Federasyon hepten dahil olmasın da diyemeyeceğim, çünkü orada tarif edildiği sporcu biçimi ile dans etmeyi seven genç insanlarımız da var. Sınırları zorlayıp bedensel güç, kondisyon, esneklik, aşırı estetik görünüm gerektiren gösteriler hazırlıyorlar. Güzel olması için binlerce kez tekrar ediyorlar, yarışmalara katılıyorlar. Ama biz sessiz çoğunluk o yoldan gitmiyoruz. Müzikleri ve müzisyenleri tanımayı seviyoruz mesela. Dönemleri öğreniyoruz. Arjantin tarihi ile müziğin ve dans etkileşimini, sosyal tabakaların dansa nasıl baktığını, uluslararası olarak nasıl yayıldığını, geliştiğini, insanların tanışmasına ve kaynaşmasına vesile olduğunu görüyoruz. Sosyal iletişimimiz yüksek, arkadaşlıklar kazanıyoruz. Bunların federasyonda yeri ve kurulları var mı? Olmalı mı?

Mutlaka bir devlet kurumu tarafından kayıt altına alınmalı ise Tangonun bulunması gereken yer Kültür ve Turizm Bakanlığı‘dır. Çünkü Tango, Türkiye’nin de 1945’ten beri üyesi olduğu Birleşmiş Milletlerin Eğitim, Bilim ve Kültür Organizasyonu UNESCO tarafından,  2009 yılında “Somut Olmayan Kültürel Miras” olarak tescil edildi. Tango ile karşılaştırmak için aynı kategoride tescil edilen ülkemize ait başlıkları aşağıdaki linkten inceleyebilirsiniz.

https://aregem.ktb.gov.tr/TR-50838/unesco-somut-olmayan-kulturel-miras-listesi.html

Dolayısı ile Tango yapmak isteyeni mercek ile gözlem ve denetim altına alıp sopa ile dövmek gerekmiyor. Tam tersine, neye ihtiyacın var, sana nasıl yardım edebiliriz diye sormak, Tangoya ilgi duyduğu, çaba gösterdiği, emek verdiği, toplumu güzelleştirdiği için de teşekkür etmek, her zaman, her yerde rahatça dans edebilmesinin önünü açmak gerekiyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer’in 9-11 Eylül tarihlerinde İzmir’de gerçekleşen Dünya Belediyeler Birliği (UCLG) Kültür Zirvesi’nde yaptığı konuşmayı buraya ekliyorum. Kendisine vizyonu ve liderliği için tüm İzmirli Tangocular olarak teşekkür ediyoruz.

Sadede gelelim:

Kültür ve sanat konularını, bu alanlarda çalışan insanları ve toplulukları desteklemek devletin görevlerinden birisi. Biz Tangocular da kendi yaşamımıza sahip çıkarak Tangonun doğru tanınmasını, tangoya emek verenlerin de anlaşılmasını ve değer görmelerini sağlayabiliriz. Bunun için “Sistem” kurmaya değil, “Özgür” olmaya ihtiyacımız var. Standart değil, çeşitlilik arıyoruz. Okullaşmak zorunda değiliz. Dans yemek içmek gibi birşey, doğamızda var. Kurallara bağlamak zorundalığımız yok, istediğimiz kadar çeşitleyebilir, zenginleştirebiliriz. Devlet bizim devletimiz ve devletimizden destek bekliyoruz. Sistemsel alışkanlıkların ve hataların düzeltilmesi de elimizde. Adım atmalıyız.

Saygılarımla,

Aren Leon

Kategoriler: Tango Felsefesi

0 yorum

Bir cevap yazın

Avatar placeholder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir